
Bazen bir kadını övmek için ona,
“Ne kadar güçlüsün,” deriz. Hatta kimi zaman bu düşüncemizi daha da vurgulamak için bir cümle daha ekleriz:
“Sen halledersin.”
Kadının art arda bu övgü bir süre sonra onun için yavaş yavaş göreve dönüşür. Çünkü güçlü kadının yorulmaya pek hakkı yoktur. Dağılmamalıdır. Çaresiz görünmemelidir. Birine yaslanmaya ihtiyaç duymamalıdır. Çocuklarıyla, işiyle, eviyle, yaşlanan anne babasıyla, ekonomik sıkıntılarıyla, ilişkileriyle ve kendi kırgınlıklarıyla aynı anda ilgilenebilmelidir.
En azından çevresindekilerin ondan beklediği budur.
Peki bizler her fırsatta bu ‘güçlü kadın’ hikâyeleri anlatmakla kadınlara gerçekten güç mü veriyoruz, yoksa sırtlarına yeni bir ağırlık mı yüklüyoruz?
Bugünün güçlü kadın figürü aslında uzun bir mücadelenin sonucu. Kadın eğitim aldı. Çalıştı. Ekonomik özgürlüğünü kazandı. Kendi hayatıyla ilgili karar vermeye başladı.
“Bir kadının yeri evidir” denilen dönemlerden, şirket yöneten, bilim üreten, sanat yapan, yalnız yaşayan, boşanan, seyahat eden, yeniden âşık olan kadınlara geldik. Elbette bu önemli bir kazanım.
Ancak sorun ‘güçlü kadın’ fikrinde değil. Sorun, gücün nasıl tanımlandığında. Çünkü bir süre sonra güç denildiğinde aklımıza şu kadın gelmeye başladı:
“Kimseye ihtiyacı olmayan kadın…”
Ne kadar göz kamaştırıcı, değil mi?
Oysa gerçek çok farklı. İşin aslı, bir insanın kimseye ihtiyacının olmaması gücünü değil, yalnızlığını gösteriyor.
İnsanın yeryüzünde var olmaya başladıktan sonra bireysel yaşamdan toplu yaşama geçişi de başkalarına ihtiyaç duymasından kaynaklanmıyor mu?
O zamanlar korunmak, birlikte savaşmak, birlikte avlanmak için başlayan bu ihtiyaç şimdilerde bir omuza, bir dosta, bir sevgiliye duyulan özlemdir. Yeri geldiğinde,
“Bugün ben yapamadım, sen yapar mısın?” diyebilme hakkıdır…
Ancak bir de güçlü kadın efsanesi var. Anlatılardan ibaret bu efsane kadınlara tam tersini söylüyor:
“Kimseye muhtaç olma!”
Bu cümle ilk bakışta özgürleştirici gibi görünüyor. Fakat biraz yakından baktığımızda başka bir soru beliriyor:
“Neden hiç kimseye ihtiyaç duymamak zorundayız?”
Zamanla ‘sen yaparsın’ cümlesini duymak koltuklarını kabartmak yerine aslında ne kadar yorulduğunu hissettirmeye başlıyor.
Bazı kadınların hayatında çok tanıdık bir sahne vardır.
Evde bir sorun çıkar. Herkes onun halletmesini bekler.
Çocuğun okulunda bir sorun vardır. O çözer.
Yaşlı anne hastalanmıştır. O ilgilenir.
Ailede biri üzülmüştür. Onu o dinler.
Bir organizasyon yapılacaktır. O düşünür.
Kimin doğum günü yaklaşıyor, evde ne eksik, hangi doktor aranacak, hangi fatura ödenecek, hangi akraba kırılmış, hangi çocuk mutsuz? O bilir.
Çünkü o güçlüdür.
Tuzak tam da buradadır. Bazen güçlü olmak, bir evin görünmeyen yönetim merkezi olmak demektir çünkü. Görünmeyen işler görünmeyen yorgunluklar üretmeye başlar.
Kadının yaptığı şey yalnızca yemek pişirmek, çalışmak ya da çocukla ilgilenmek değildir. Aynı zamanda düşünmektir. Hatırlamaktır. Planlamaktır. Tahmin etmektir. Herkesten önce fark etmektir.
İşin trajikomik tarafı ise kadın bütün bunları yaparken kendi hayatının dağılmadığını göstermesi beklenir. Belki de bu yüzden bazı kadınlar yıllarca şu cümleyi söylemez:
“Ben çok yoruldum.”
Çünkü o cümlenin ardından gelecek sorudan korkarlar:
“Sen de mi?”
Evet. O da. Hatta belki herkesten önce…
Peki ya kırılganlık?
Bir insan ağlıyorsa güçsüz müdür?
Bir kadın ‘Bunu yapamıyorum’ diyorsa başarısız mıdır?
Yardım istemek bağımlılık mıdır?
Güç kavramını bu kadar sert tanımladığımızda insana ait bütün duyguları dışarıda bırakıyoruz. Oysa kırılganlık insan olmanın bir parçasıdır. Korkmak gibi. Kaygılanmak gibi. Birine özlemek gibi. Bazen hiçbir şey yapmak istememek gibi.
Hayatın bazı dönemlerinde dimdik durmak mümkündür. Bazı dönemlerinde değildir. Belki de asıl sorun, kadınlardan sürekli dimdik durmalarını beklemektir.
Bir kadın hayatında kaç kez düşebilir? Kaç kez vazgeçebilir? Kaç kez ‘Ben bugün iyi değilim,’ diyebilir?
Bir erkeğin iş hayatında tükenmesi çok anlaşılabilir bulunurken, bir annenin ‘Çocuklarımdan biraz uzak kalmaya ihtiyacım var,’ demesi neden suçluluk yaratır?
Çünkü kadının yükümlülüğü yalnızca güçlü değildir. Kadın aynı zamanda fedakâr da olmak zorundadır. Bu iki beklenti birleştiğinde ortaya neredeyse insanüstü bir karakter çıkar:
‘Yorulmayan, şikâyet etmeyen, seven, çalışan, yetişen, anlayan, affeden ve gerektiğinde yeniden ayağa kalkan kadın.’
Ama böyle bir insan yok. Olmaması da gerekiyor. Kadın neden her şeyi yapabilmek zorunda olsun?
Aslında yukarıda da söylediğim gibi kadınların özgürleşme hikâyesi çok haklı bir cümleyle başladı:
“Kadın her şeyi yapabilir.”
Evet, yapabilir de gerçekten. Ama yıllar içinde bu cümlede küçük ama önemli bir değişiklik oldu:
“Kadın her şeyi yapmalı.”
İşte sorun da burada başladı. Kadın çalışmalı. İyi anne olmalı. İyi eş olmalı. Kendine bakmalı. Formda kalmalı. Sosyal hayatı olmalı. Mesleğinde başarılı olmalı. Evin düzenini ihmal etmemeli. Yaşlanırken bile enerjik görünmeli. Kendi parasını kazanmalı. Psikolojik olarak sağlam olmalı. Eşine destek olmalı. Yetmedi, onu sırtında taşımalı…
Ve tabii ki bu işin olmazsa olmazı: Bütün bunları yaparken mümkünse gülümsemeli.
Bir şeyi yapabilmek başkadır, yapmak zorunda olmak başka. Özgürlük, her şeyi yapmak değildir. Özgürlük bazen bazı şeyleri de yapmamayı seçebilmektir.
“Ben hallederim,” demeye o kadar alıştırılmışlardır ki kadın, başlangıçta özgüven belirtisi gibi başlayan bu algının zamanla alışkanlığa, bir süre sonra yükümlülüğe düşürüldüğü bir tuzak olduğunu dahi fark edememiştir.
Etrafındaki kadın olsun, erkek olsun herkes her işi onun halledeceğini öğrenir. Kadın ise onları asla yanıltmaz. Sormamayı, yardım etmemeyi, sorumluluk almamayı içine öyle sindirir ki sonunda gerçekten her şeyi halleden kişi haline gelir.
Sonra bir gün çevresine bakıp şu soruyu sorabilir:
“Neden kimse bana yardım etmiyor?”
Belki de bunun cevabı acı verici olabilir. Çünkü herkes onun yardıma ihtiyacı olmadığını sanmaktadır. Onlara bunu öğreten kendisidir.
Elbette bu yalnızca bireysel bir mesele değil. Kadınlara küçüklükten beri verilen roller de burada etkili. Kız çocukları çoğu zaman daha erken sorumluluk alır. Başkalarının ihtiyaçlarını fark etmeyi öğrenir. Uyumlu olmak, düşünceli olmak, idare etmek övülür. Sonra büyür ve kendi ihtiyaçlarını listenin en altına yazan bir yetişkine dönüşür. Bazen de liste o kadar uzundur ki sıra kendisine asla gelmez.
Oysa güç başka bir şeydir. Belki de güçlü kadın tanımını değiştirmemiz gerekiyor.
Güçlü kadın, hiç ağlamayan kadın değil, ağladığını saklamak zorunda hissetmeyen kadındır.
Kimseye ihtiyaç duymayan kadın değil, kime ihtiyaç duyduğunu bilen ve bunu söylemekten utanmayan kadındır.
Her şeyi yapan kadın değil, neyi yapmak istemediğine karar verebilen kadındır.
Herkesi memnun eden kadın değil, bazen birilerini hayal kırıklığına uğratmayı göze alabilen kadındır.
Düştüğünde anında ayağa kalkan kadın da değildir. Bazen yerde biraz oturmayı tercih eden kadındır.
Çünkü belki de gerçek güç, sürekli dayanmak değil, ne zaman dayanmayı bırakacağını bilmektir.
Tükenen bir kadın için bile,
“Bugün güçlü olmak istemiyorum,” demek kolay değildir.
“Bugün güçlü olmak istemiyorum. Birinin ilgilenmesini istiyorum…”
Birinin “Sen düşünme,” demesini istiyorum.
Birinin bana çay getirmesini, birinin benim yerime bir telefon açmasını, birinin ne hissettiğimi sormasını ve belki hiçbir çözüm önermeden sadece dinlemesini istiyorum…
Bunların hiçbiri güçsüzlük değil. Bunlar insan ihtiyaçları.
Hiç kuşkunuz olmasın ki kadınların yeni mücadelesi yalnızca güçlü olabilme hakkı için değil, gerektiğinde güçlü olmak zorunda kalmadıklarını herkese haykırabilmek üzerine olmalıdır.
Herkes bir kez daha düşünmelidir. Ve bir dahaki sefere bir kadına:
“Sen güçlüsün, sen halledersin,” demek yerine önce biraz durmalı, düşünmelidir. Böyle demek yerine söyleyebileceği dada güzel ve anlamlı bir şey vardır örneğin:
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
İşte bunalmış bir kadının dünyasını değiştirebilecek bir söz budur belki de. Onun gerçek ihtiyacının kahraman ilan edilmek olmadığını anlayıp yükünün biraz hafifletilmesidir. Unutulmamalıdır ki güçlü kadınlar da yorulur.
Peki siz… Siz en son ne zaman ‘Ben hallederim’ demek yerine yardım istediniz?
Can AKKİRİŞ
Yazar, Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri Kurucusu, Eğitmen