
Eski bir Yeşilçam filmi başladığında kimin iyi, kimin kötü olduğunu çoğu zaman daha ilk dakikalarda anlardık.
İyi kadın sade giyinirdi. Konuşurken gözlerini gerektiğinde yere indirirdi. Çok severdi ama sevgisini ölçülü yaşardı. Beklerdi. Sabrederdi. Affederdi. Başına ne gelirse gelsin kalbinin temizliğini korurdu.
Kötü kadınsa odaya başka türlü girerdi.
Topuklarının sesi daha yüksekti. Elinde bazen bir sigara, bazen bir kadeh olurdu. Kahkahası biraz fazla özgürceydi. Beğendiği erkeği istediğini belli ederek sever, bedeninden utanmaz, hayatını kendi keyfine göre yaşamaya heves ederdi.
Ve biz çocuklar bile bilirdik ki sonunda mutluluğu iyi olan hak edecekti. İkincisinin ise başına mutlaka kötü bir şey gelecekti.
Yeşilçam’daki iki kadından biri sevilirken diğerinden korkulurdu.
Yeşilçam yalnızca aşk hikâyeleri anlatmadı bize. Kadının nasıl olması gerektiğine ilişkin küçük dersler de verir, üstelik bunu ders verdiğini hiç belli etmeden yapardı.
Belki sinemanın en büyük gücü de budur zaten. Size asla,
“Böyle düşünmelisin!” demez. Bir hikâye anlatır. Sonra siz düşüncenin size ait olduğunu sanırsınız…
Yeşilçam melodramlarının dünyası büyük ölçüde karşıtlıklarla kuruluydu. Zengin-yoksul, iyi-kötü, namuslu-günahkâr, fedakâr-bencil…
1960-70 dönemine ilişkin araştırmalar, ‘iyi kadın’ın sıklıkla iffetli, itaatkâr, geleneklere bağlı ve yumuşak huylu; ‘kötü kadın’ın ise asi, cinselliğini görünür kılan, içki ve sigara kullanan, daha Batılı hayat tarzıyla ilişkilendirilen bir figür olarak kurulduğunu gösteriyor.
Bu tesadüf değildi. Çünkü Yeşilçam’ın beyazperdesinde dolaşan sadece kadınlar değildi. Toplumun kadınla ilgili korkuları da orada kendini gösteriyordu.
Masum kadın güvenliydi. O yuva kurardı. Erkeği beklerdi. Sevdiğinde fedakârlık ederdi. Arzuları olsa da onları yüksek sesle söylemezdi. Hatta çoğu kez kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğu uğruna feda etmesi, onun ahlaki değerini artırırdı.
Vamp kadın ise tehlikeliydi. Çünkü istiyordu. Sadece sevilmek değil, seçmek istiyordu. Erkeğin kendisine gelmesini beklemek yerine erkeğe yaklaşabiliyordu. Parayı seviyordu. Eğlenceyi seviyordu. Güzel giyinmekten hoşlanıyordu. Cinselliği vardı ve daha önemlisi, cinselliğinin farkındaydı.
Yani ‘kötü kadın’ın kötülüğü bazen yaptığı kötülüklerden önce başlıyordu. Fazla serbest oluşundan. Fazla görünür oluşundan. Fazla istemesinden…
Yeşilçam’ın ‘kötü kadınları’ arasında Neriman Köksal, Suzan Avcı, Lale Belkıs, Sevda Ferdağ gibi oyuncuların sık sık yuva yıkan, baştan çıkaran ya da ‘vamp’ olarak kodlanan rollerde yer aldığı sinema tarihine ilişkin çalışmalarda da görülüyor. Özellikle Suzan Avcı ve Lale Belkıs gibi isimlerin canlandırdığı kadınların cinselliği, bağımsızlığı ve modern hayatla ilişkisi çoğu kez ahlaki tehlikenin görsel işaretlerine dönüştürülüyordu.
Burada çok ilginç bir soru çıkıyor karşımıza: Bu kadın gerçekten kötü müydü? Yoksa kurallara uymadığı için mi kötüydü?
Yeşilçam filmlerinde masumiyetin de bedeli vardı. Dolayısıyla Yeşilçam’ın ‘iyi kadını’ olmak da sanıldığı kadar kolay değildi. Çünkü iyiliğin şartları vardı. Sabredecekti. Affedecekti. Bekleyecekti. Yanlış anlaşılırsa kendisini açıklamak yerine gözyaşı dökecekti. Sevdiği erkek başka bir kadınla evlenmek üzere olsa bile çoğu zaman sessizce çekilecekti. Anne-babasına karşı gelmesi gerekiyorsa bunun mutlaka aşk gibi büyük bir gerekçesi bulunacaktı. Ve bütün bunların üzerinde tek bir görünmez mühür vardı: Namus.
Kadının ahlaki değeri çoğu kez cinselliği üzerinden ölçülürdü. Erkek hata yapabilir, çapkın olabilir, başka kadınlara gidebilir, sonra pişman olup hikâyenin merkezine geri dönebilirdi.
Kadının böyle bir lüksü yoktu. Aynı özgürlüğü kullanacak olsa çok daha pahalıya mal olurdu.
İşte Yeşilçam’ın bize bıraktığı en dirençli kalıplardan biri belki de burada saklı:
“Erkeğin hatası davranışıdır; kadının hatası karakterine dönüşür.”
Erkek yanlış yapar.
Kadın ‘yanlış kadın’ olur.
Beyazperde bir süre sonra yalnızca kadının ne yaptığını değil, hangi kadınların sevilmeye layık olduğunu da tarif etmeye başladı. Böylece seyirci iki ayrı kadın öğrendi: Evleneceğin kadın. Arzu edeceğin kadın…
Ve nedense bunların aynı kadın olması tehlikeli sayıldı.
Yeşilçam’ın en güçlü kadın imgelerinden biri de anneydi. Fedakâr anne. Çilekeş anne. Çocuğu için yaşayan anne. Evladının aç kalmaması için kendi lokmasını veren anne. Aile dağıldığında parçaları yeniden bir araya getiren anne.
Bu figürde çok büyük bir sıcaklık vardı, hâlâ da var. Özellikle Adile Naşit’in beyazperdede yarattığı kadınlar bunun belki de en güzel örneklerindendir. Hababam Sınıfı‘ndaki Hafize Ana’dan aile komedilerindeki sıcak kadın figürlerine kadar Naşit’in persona’sı şefkat, koruyuculuk ve aidiyet duygusuyla özdeşleşti. Nitekim Hafize Ana üzerine yapılan yakın tarihli akademik bir çalışma da karakteri ‘besleyici ve şefkatli anne arketipi’ üzerinden inceliyor.
Bizim Aile, Neşeli Günler, Gülen Gözler gibi filmlerde aile, bütün çatışmalarına rağmen sonunda korunması gereken yerdi; Yeşilçam aile anlatılarında bütünlüğün yeniden kurulması sık rastlanan bir çözümdü. Fakat anne figürünün sıcaklığının içinde başka sorular saklıydı:
Anne olmadan önce o kadın kimdi? Ne istiyordu? Neden korkuyordu? Hangi hayali yarım kalmıştı?
Bir adının olması yetmez; bir hayatının da olması gerekir. Yeşilçam annesinin hayatı çoğu zaman çocuklarının hayatıydı. Onun büyük aşkı evladıydı. Büyük tutkusu ailesiydi.
Büyük başarısı evini bir arada tutmaktı. Ve belki farkında olmadan kuşaklar boyunca kadınlara şu çok ağır cümleyi de fısıldadık:
“İyi anne kendinden vazgeçer.”
Oysa annelik sevginin en güçlü biçimlerinden biri olabilir; fakat bir kadının kendi varlığının sona erdiği yer olmak zorunda değildir. Bugün bile “Kendime biraz zaman ayırmak istiyorum” diyen annenin içinde belli belirsiz bir suçluluk yükseliyorsa, bunun kültürel hafızasında biraz da bu fedakârlık ideali yok mudur?
Yine de Yeşilçam tek bir kadın anlatmadı, burada haksızlık etmeyelim. Yeşilçam’ı yalnızca kadınları edilgenleştiren dev bir makine gibi okumak da doğru olmaz. Çünkü zamanla çatlaklar oluştu, kadın karakterler değişmeye başladı.
Türkan Şoray’ın Asya’sı Selvi Boylum Al Yazmalım‘da yalnızca ‘hangi erkeği seviyorum?’ sorusuyla değil, ‘hangi hayatı seçiyorum?’ sorusuyla karşı karşıya kaldı.
Hülya Koçyiğit’in özellikle Lütfi Akad’ın Gelin, Düğün ve Diyet gibi filmlerindeki karakterleri klasik melodramın saf ve çaresiz genç kızından çok daha toplumsal, daha dirençli ve daha karmaşık kadınlara doğru açıldı. Sinema araştırmaları da Koçyiğit’in ilk dönemlerdeki ‘saf, masum kadın’ çizgisinden bu filmlerle farklı kadın tiplerine yöneldiğine dikkat çekiyor.
Fatma Girik’in kimi karakterlerinde ise başka bir kadın çıktı karşımıza: Sesini yükselten. Kavga eden. Yoksulluğa direnen. Hayatın karşısında narin olmaya vakti olmayan kadın.
Demek ki Yeşilçam’ın içinde kendi kalıplarına itiraz eden başka bir Yeşilçam da vardı. Bu önemli, çünkü hiçbir kültür dönemi tek sesli değildir. Bir yandan kadınlara sınırlar çizerken bir yandan o sınırların dışına çıkan kadınları da yaratır.
Aradan yarım yüzyıl geçti. Artık kadın karakterler şirket yönetiyor. Boşanıyor. Tek başına yaşıyor. Cinselliğini konuşuyor. Anne olmak istemeyebiliyor. Kariyer yapıyor. Yanlış kararlar veriyor. Kötü olabiliyor. İyi olabiliyor. Yani nihayet insan olabiliyor.
Buna rağmen biraz dikkatli bakınca eski Yeşilçam dekorunun tamamen kaldırılmadığını da görüyoruz.
Bugünkü televizyon dizilerinde hâlâ ‘iyi kadın’ ile ‘tehlikeli kadın’ arasındaki eski hattın izlerine rastlanabiliyor. Araştırmalar, çağdaş televizyon dizilerindeki kadın stereotiplerinin toplumsal cinsiyet rolleriyle bağını koruduğunu; buna karşılık bazı dijital platform yapımlarının bu geleneksel temsil biçimlerinden daha fazla uzaklaşabildiğini gösteriyor.
Sigaranın yerini başka semboller aldı. Vamp kadının kürkü değişti. Saç modeli değişti. Artık gece kulübünde değil holdingin yönetim kurulunda oturabiliyor. Ama hikâye bazen hâlâ aynı soruyu soruyor: Bu kadın fazla mı hırslı? Fazla mı özgür? Fazla mı cinsel? Fazla mı kendinden emin? İyi anne mi? Ailesi için yeterince fedakârlık ediyor mu?
Yani Yeşilçam’ın kadını perdeden indi belki. Ama bazı gölgeleri bizimle kaldı.
Aslına bakarsanız Yeşilçam’ın anlattığı kadınlar değil, kendimizdi.
Bugün eski filmleri seyretmek bu yüzden çok ilginç. Bir yandan çocukluğumuzu görüyoruz. O eski İstanbul sokaklarını. Kocaman otomobilleri. Gazino ışıklarını. Dantel perdeleri. Fakir ama gururlu evleri. O eşsiz müzikleri.
Bir yandan da geçmiş toplumun bilinçaltını seyrediyoruz. Nelerden korktuğunu. Neyi kutsadığını. Kadından ne beklediğini. Hangi kadını ödüllendirdiğini. Hangisini cezalandırdığını.
Yeşilçam kadını bize yalnız kadın olmayı öğretmedi. Erkeğin kadına nasıl bakacağını da öğretti. Annenin nasıl davranacağını, genç kızın ne kadar ileri gidebileceğini, ‘iyi kadın’ın neyi arzulamaması gerektiğini, ‘kötü kadın’ın nasıl tanınacağını da anlattı.
Fakat bugün elimizde büyük bir ayrıcalık var. O filmleri yeniden izleyebiliriz. Hem de bu kez hikâyenin söylediğine hemen inanmadan…
Vamp kadına biraz daha dikkatli bakabiliriz. Belki yalnızca özgür olmak istiyordu.
Masum kıza sorabiliriz: Gerçekten bunu sen mi istiyorsun?
Fedakâr anneye yaklaşabiliriz: Peki sen nasılsın?
Ve belki yıllar sonra Yeşilçam’ın bütün kadınlarını aynı masaya oturtabiliriz. Masum olanı. Vamp olanı. Anneyi. Dulu. Fakiri. Zengini. Seven kadını. Terk eden kadını. Arzulayan kadını. Ve ilk kez hiçbirine ‘iyi’ ya da ‘kötü’ demeden bakabiliriz. Çünkü belki de sinemada da hayatta da kadınların en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni bir kadın modeli değildir. Tersine model olmaktan kurtulmaktır. Sadece insan olabilmektir.
Can AKKİRİŞ
Yazar, Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri Kurucusu, Eğitmen