
Bazı cümleler vardır; söylendiği anda küçücük görünür ama insanın hayatına büyük duvarlar örer.
“Millet ne der?”
“Ayıp olur.”
“Bize yakışmaz.”
“Komşular ne düşünür?”
“Akrabalar ne söyler?”
Ve hepsinin üzerinde duran o meşhur cümle:
“El âlem ne der?”
Bizim ülkemizde pek çok insan hayatının en önemli kararlarını kendi isteğine göre değil, hiç tanımadığı insanların muhtemel düşüncelerine göre verdi. Kimi sevdiği insanla evlenmedi. Kimi istemediği evliliği bitirmedi. Kimi başka bir meslek seçmedi. Kimi başka bir şehre taşınmadı. Kimi kısa etek giymedi. Kimi saçını istediği renge boyamadı. Kimi tek başına tatile çıkmadı.
Bazıları yaşı ilerlediği için yeniden âşık olduğunu kimselere söylemedi. Bazıları sahneye çıkmadı, kitap yazmadı, dans etmedi. Çünkü birileri bir şey diyecekti.
Kimdi bu birileri? Çoğu zaman bilmiyorduk. Ama hayatımızdaki yerleri şaşırtıcı ölçüde büyüktü.
Kimdir bu el alem?
Komşu mu? Akraba mı? İş arkadaşları mı? Mahalle mi? Eski okul arkadaşları mı? Sosyal medyadaki insanlar mı? Yoksa çoğu zaman hiç konuşmamış ama bizim kafamızın içinde konuşmaya devam eden hayalî bir kalabalık mı?
Bazen bizi engelleyen, gerçekten insanların söyledikleri değil, onların söyleyebileceğini düşündüğümüz şeylerdir. Henüz kimse bir şey dememiştir ama biz çoktan senaryoyu yazmışızdır.
“Kesin arkamdan konuşurlar.”
“Beni ayıplarlar.”
“Yaşına başına bakmadan derler.”
“Çocuğu var, bunu nasıl yapar derler.”
“Bu yaştan sonra buna mı heves etmiş derler.”
Böylece ortada henüz eleştiri yokken bile insan kendini sansürlemeye başlar. Belki de ‘el alem’ dediğimiz şeyin en güçlü tarafı budur:
“İnsanların bizi gerçekten denetlemesine bile gerek kalmaz. Bir süre sonra kendi kendimizi denetlemeye başlarız.”
İnsan toplumsal bir varlıktır. Başkalarının düşüncelerini bu nedenle önemseriz.
Ne de olsa binlerce yıl boyunca küçük topluluklar içinde yaşadık. Kabileden dışlanmak, köyden dışlanmak, aileden dışlanmak yalnızca duygusal değil, bazen hayati bir meseleydi. Topluluğa ait olmak güvenlik demekti. Dolayısıyla insan zihni başkalarının onayını önemseyecek şekilde gelişti.
Bugün büyük şehirlerde yaşıyoruz. Apartmanlarda yüzlerce insan var. Sosyal medyada binlerce kişiyle temas ediyoruz. Ama zihnimizin bir bölümü hâlâ küçük bir köyde yaşıyor. Hâlâ bir grubun dışına çıkmaktan korkuyoruz. Hâlâ
“Bizden biri böyle yapmaz” cümlesi bizi etkileyebiliyor. Bu yüzden el alem meselesi yalnızca bireysel bir çekingenlik değildir, aynı zamanda da sosyolojik bir meseledir.
Her toplumun görünmez kuralları vardır. Nasıl giyinileceği. Kaç yaşında evlenileceği. Hangi yaşta çocuk yapılacağı. Kadının nasıl davranacağı. Erkeğin nasıl davranacağı. Yaşlı insanın neleri yapmasının ‘uygun’ olduğu. Genç insanın neleri bilmeyeceği. Bu kurallar herhangi bir yerde yazmaz, ama herkes bilir. Ve yazılı olmayan kurallar bazen yazılı olanlardan daha güçlüdür.
Kadınların şanssızlığı, onların el aleminin daha kalabalıktır olmasıdır.
Bu baskı herkesi etkilese de kadınların hayatında daha özel bir yeri vardır. Kadın nasıl giyiniyor? Kaçta eve geliyor? Kiminle görüşüyor? Evlendi mi? Neden evlenmedi? Çocuğu var mı? Neden yok? Çalışıyor mu? Çalışmıyorsa neden? Çalışıyorsa çocuklarıyla kim ilgileniyor? Boşandı mı? Neden boşandı? Boşanmadıysa neden hâlâ o evlilikte? Yaşı ilerledi, saçını niye uzattı? Saçını niye kısacık kestirdi? Bu kadar makyaj niye? Hiç makyaj yapmıyor, kendini bırakmış…
Kadın ne yaparsa yapsın benzer bir yoruma çarpabilir. Belki de bu yüzden pek çok kadın yalnızca kendi hayatını yaşayamadığı gibi çoğu zaman da hayatını başkalarına açıklamak zorunda hisseder. Sözlerinde hep kendini savunma hissi hakimdir
“Ben aslında…”
“Yanlış anlaşılmasın ama…”
“Çocuklar da istedi…”
“Eşim de uygun gördü…”
“Zaten çok açık değil…”
Oysa bunların hiçbirinin olması gerekli değildir. Kadının kendi tercihleri tek başına yeterlidir.
Erkeklerin de başka bir el alemi var.
Bu baskıyı yalnızca kadınlar üzerinden okumak da eksik olur. Erkeklerin karşısında da başka kurallar vardır. Erkek ağlamaz. Erkek korkmaz. Erkek ailesini geçindirmek zorundadır. Erkek zayıflık göstermez. Erkek alttan almaz. Erkek başarısız olamaz.
Böylece bir erkek,
“İşimden nefret ediyorum,” diyebilir ama işini bırakmaktan korkabilir. Çünkü, ‘Ev geçindiren adam’ rolünü kaybetme ihtimali vardır.
Yardım istemez. Ruhsal olarak kötü olsa bile belli etmez. Onun da el alemi kulağına başka şeyler fısıldar:
“Adam dediğin…”
Asıl sorun insanların ne diyeceğinden çok hayatlarımızı hangi hazır rollere sığdırmaya çalıştığımızdır.
Bir de mahallenin cebimize taşınması var.
Bir zamanlar el alem gerçekten mahalledeydi. Perdenin arkasından bakan komşu. Kapı önünde oturan teyzeler. Bakkal. Apartman görevlisi. Akrabalar.
Bugün ise daha ilginç bir durumdayız. Mahalle küçülmedi, tam tersine büyüdü ve telefonumuzun içine girdi:
Instagram, Facebook, Tik Tok, WhatsApp…
Eskiden yaptığımız bir şeyi on kişi görürdü. Şimdi yüzlerce kişi görebiliyor. Üstelik onları hayatımıza kendimiz davet ediyoruz. Nereye gittik? Ne yedik? Ne giydik? Kiminleydik? Nasıl görünüyoruz?
İnsanlık tarihinde belki de hiçbir dönem, sıradan insanların hayatı bu kadar çok insanın bakışına açık değildi. Bir yandan,
“Kime ne?” diyoruz, diğer yandan hayatımızı mümkün olduğunca çok kişinin görmesi için paylaşıyoruz. Garip bir çelişki.
Şikâyet ettiğimiz el alemi kendi elimizle büyütüyoruz. Üstelik artık yalnızca gerçek çevremizin değil, hiç tanımadığımız insanların da onayını arayabiliyoruz. Kaç kişi beğendi? Kim yorum yaptı? Neden o kişi beğenmedi?
Böylece mahalle baskısının modern biçimi ortaya çıkıyor:
Algoritmik mahalle.
Söylediğim şeyler yanlış da anlaşılmasın. İnsan hiç Kimseyi umursamadan da yaşayabilir demiyorum. Öyle düşünsem işin kolayına kaçar ve şöyle derdim:
“Kimseyi umursama, hayatını yaşa…”
Ancak gerçek hayat o kadar basit değil. Dahası, başkalarını hiç önemsememek sağlıklı da değil. Ne de olsa toplumun içinde yaşıyoruz. Davranışlarımız başka insanları etkiliyor. Empati gerekiyor. Sorumluluk gerekiyor. Ahlak gerekiyor.
Burada önemli olan şey, başkalarını önemsemek ile hayatımızın yönetimini başkalarına vermek arasındaki çizgiyi görebilmek.
Kimseye zarar vermeyen bir tercih sadece birilerinin hoşuna gitmeyecek diye yapılmıyorsa, orada başka bir soru sormalıyız:
“Ben hayatımı kimin için yaşıyorum?”
Bu soru basit görünür, ama cevabı her zaman kolay değildir.
Verdiğimiz kararlardan gerçekten kaç tanesi bizim? Hiç düşündünüz mü?
Belki zaman zaman hayatımıza geriye doğru bakmak gerekir. Mesleğimizi neden seçtik? Evliliğimizi neden yaptık? Nerede yaşadığımızı neden seçtik? Neden böyle giyiniyoruz? Kimlerle görüşüyoruz? Kimlerle görüşmüyoruz? Neleri yapmak istedik de yapmadık?
Ve bütün bu cevapların içinde en önemli soru şu:
“Bunların ne kadarını ben istedim?”
İnsan bazı kararlarının kendisine ait olmadığını yıllar sonra fark edebilir. Örneğin bir kadın kırk yıl sonra şöyle diyebilir:
“Ben aslında ressam olmak istemiştim.”
Bir erkek emekli olduğunda söyleyebilir:
“Ben bu mesleği hiç sevmemiştim.”
Bir başkası:
“Ben aslında o şehirden hiç ayrılmak istemedim.”
Belki de hayatın en büyük hüzünlerinden biri budur.
Başkasının yazdığı senaryoda yıllarca iyi bir oyuncu olmak.
El alemin en sevdiği konulardan biri de yaştır. İnsanların belli yaşlarda belli davranışları yapması gerektiğine dair görünmez kurallarımız vardır. Yirmisinde öğren. Otuzunda evlen. Kırkında ciddi ol. Ellinde sakinleş. Altmışında torun bak. Yetmişinde mümkünse fazla heveslenme.
Ama insan ruhunun takvimi böyle çalışmıyor. Bir insan altmış yaşında tiyatroya başlayabilir. Yetmişinde âşık olabilir. Elli beşinde üniversite okuyabilir. Kırk beşinde boşanabilir. Altmış beşinde roman yazabilir. Yetmiş beşinde başka bir ülkeye seyahat edebilir.
Bütün bunların önünde biyolojik ya da gerçek bir engel yoksa geriye yalnızca bir soru kalıyor:
“Bu yaştan sonra millet ne der?”
Muhtemelen bir şey der. Sonra akşam yemeğini yer. Televizyonunu açar. Ertesi gün başka bir konudan konuşur. Biz ise onların birkaç saatlik sohbet konusu olmamak için bazen yıllarımızdan vazgeçeriz. İşin en tuhaf tarafı budur.
Peki ne yapmalı?
Belki her karardan önce tek bir küçük soru sorabiliriz:
“Bunu gerçekten istemediğim için mi yapmıyorum, yoksa insanlar ne der diye mi?”
Bu sorunun cevabı bazen rahatsız edici olabilir, ama özgürlük biraz da rahatsız edici cevaplarla başlar. Bazen birilerini hayal kırıklığına uğratmak gerekir. Bazen aileyi. Bazen arkadaşları. Bazen komşuları. Bazen çocuklarımızı bile. Çünkü yetişkin olmak, herkesin beklentisini yerine getirmek değil, kendi kararlarımızın sorumluluğunu taşımaktır.
Ve bunun da bir bedeli vardır: Eleştirilmek. Yanlış anlaşılmak. Kimi zaman yalnız kalmak.
Ama başka bir bedel daha var: Hiç yaşanmamış bir hayat. Hangisinin daha ağır olduğuna insan kendisi karar vermeli.
Sizin de sırf ‘insanlar ne der’ diye yapmadığınız şeyler oldu mu?
Can AKKİRİŞ
Yazar, Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri Kurucusu, Eğitmen
Litera Kulüp sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.