
Ben çocukluğunda her türlü fırsat verilen çocuklardan değildim. Öyle bir şansım olsaydı, seçtiğim bir sanat dalında eğitim almayı çok isterdim.
Yeşilçam filmlerinde ailelerin çocuklarına piyano ya da başka dallarda sanat dersleri aldırmalarını oldum olası gıpta ile izlerdim. Bu konuda içimde büyük bir boşluk oluşmuş, yaşım ilerledikçe daha da iyi anlıyorum.
Ne var ki, o yıllarda sanat bir yana yaşamak bile kolay değildi. Ben bir kız çocuğu olarak okula gidebilmek için bile mücadele veriyordum. Önünde onca engel varken tiyatro, sahne gibi şeyler hayalden bile uzaktı.
Ne tuhaf değil mi? Kimi çocukların birbirinden pırıltılı hayaller kurduğu yerde, benim gibi çocuklar da sadece hayatta kalmaya çalışıyor.
Baktım olmayacak, tüm hayallerimi bir bavula doldurup uzun yıllar sakladım. Hatta öyle bir saklamışım ki hayatın akışı içinde kendim bile unuttum. Sonra bir gün, otizmli oğlumla iletişimimi güçlendirmek ve kendi iletişim eksiklerimi tamamlamak için diksiyon dersleri almam gerekti. Hiç düşünmeden harekete geçtim.
Bir oyunculuk okuluna kaydımı yaptırırken hayatımda küçük bir adım attığımı düşünüyordum ama o adım beni hiç beklemediğim bir yere götürdü. Ben sahnenin karşısında oturup oyuncuları izlemeye bile razıyken derslerde tanıştığım güzel insanlar bana tiyatrodan söz etmeye başladılar. Bir gün onlardan biri bana,
“Sadece seyirci olmak zorunda değilsin. Yanımıza da gelebilirsin,” dedi.
O an nefesim kesildi çünkü çok uzak bir ihtimalden bahsetmesine rağmen bavulumda gizlediğim hayallerim dışarı çıkabilmek için çırpınıyordu. “Sahneye çıkmak mı? Ben mi? Çok çekingenim. Çok heyecanlanıyorum. Eksiklerim var,” dedim. “Bunları ne yapacağız?”
“Yola çıkalım. Hiçbir şey için geç değil,” dediler ve beni aralarına aldılar.
Eminim daha öğrenecek çok şeyim var. Hatta eksiklerim sandığımdan da fazla. Ancak tiyatro dendiğinde hâlâ heyecanlanıyorum.
Ama bir şeyi biliyorum: Sahnede olmaya doyamıyorum. Çünkü denediğimde orada kendimin başka bir halini gördüm. Sahnedeki kişi kendini bulmaya çalışan bir bendim… Eksikleriyle, fazlalarıyla yüzleşen bir ben…
Düşen, kalkan, bazen ne yapacağını bilemeyen ama birilerinin elinden tuttuğu bir ben…
Hayatım boyunca bana ‘yapma’, ‘olmaz’, ‘sen yapamazsın,’ diyenlere karşın şimdi ilk kez başka bir cümleyi bu kadar güçlü duydum:
“Yap. Deneyebilirsin. Sana engel yok.”
Belki de insanın hayatında bazı kapılar gerçekten çok geç açılıyor. Ama geç açılan her kapının arkasında ‘geç kaldın’ yazmıyor. Ve şimdi kendime doğru yürürken, sahnenin ışığının altında başka bir nefes aldığımı hissediyorum.
Bu havayı bir kez soluduktan sonra insanın başka bir yöne gitmesi gerçekten zor. Ben artık o sahnenin karşısında oturan kadın değilim sadece. Arada bir, bütün korkularıma rağmen, perde açıldığında sahnenin diğer tarafında da kendime yer buluyorum.
Ve galiba en güzel tarafı şu: Hâlâ öğreniyorum. Hâlâ düşüyorum. Hâlâ heyecanlanıyorum. Hâlâ eksiklerim var. (Laf aramızda çok eksiğim var…) Ama artık biri bana ‘yapamazsın,’ dediğinde, içimde başka bir ses yükseliyor:
“Bir dene.”
Belki bütün mesele de budur.
Bazen insanın hayatını değiştiren şey, yeteneği değil birilerinin ona ‘sen de yapabilirsin,’ demesidir.
Sultan ÖLMEZ
Sosyolog / Psikoloji Yüksek Lisans